BİLİNMEYENE YOLCULUK 15 VE 27. BÖLÜMLER

Antik çağ gezginlerini anlatırken, pusula ve usturlap gibi navigasyon yardımcısı aletlerin icat edildiği zamana kadar geldik. Biz geldik te.

Anlatması kolay. Hadi çık ta yap bakalım! 

Elinizde bırakın cep telefonu, GPS cihazı gibi günümüz teknolojik aletlerini, pusula bile olmadığını düşünün. Hani bir söz var ;  ‘’Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete’’. Binecek bir alamet bile yok. Tabanvaylasınız.

Roma’da canınız sıkılıyor. ‘’Hadi ben gittim, baaaayyyy!’’  Diyor ve yola koyuluyorsunuz. İstikamet Bağdat. Tek bildiğiniz şey Bağdat’ın güneşin doğduğu tarafta olduğu. Yürü babam yürü. Ufak bir  hata yapsanız soluğu Rusya’da alırsınız. Hadi işin yoksa Karadeniz’i aş, Anadolu’ya geç… Sakat işler. En iyisi evde oturmak. Hamam var, tiyatro var, arada sırada gladyatörler geliyor. Eğlencenin bini bir para.  Ekmek elden su sarnıçtan. Maşallah!

İşte bizim gezginler böyle düşünselerdi hala Amerika’yı, Avusturalya’yı falan bilmiyorduk. Boğanın boynuzlarında duran tepsi şeklindeki dünyamızda yaşıyorduk. Allahtan yola çıkmışlar.  

Bu gezginlerden bir tanesi enteresan bir adam. Kartacalı Hanno. Bu Hanno M.Ö.500 lerin başında yola çıkmış, Cebelitarık’ı falan geçmiş. Seyahatini de bronz bir tablet üzerine kazımış. İşin gücün yok mu be birader?

Hanno’nun yaptığı seyahatin içeriğinden çok yazıya geçirilmiş ilk uzun seyahat oluşunun üzerinde duracağım. Elbette M.Ö. altıncı yüzyılda, daha açık bir ifade ile bundan 2500 yıl önce, böyle bir yolculuğa çıkmaya cesaret dahi etmek inanılmaz. Şimdilerde bize kolay gelen navigasyonu bir de o devirde düşünün. Pusula dahi yok. Daha önce birkaç kere bahsetmiştim. Oturduğumuz yerden dünyanın her köşesini uydu fotoğrafları ile izleyebildiğimiz çağımızda bu işin ne kadar zor bir şey olduğunu kavramak dahi başlı başına bir iş. Geçmiş zaman seyyahlarının ellerinde hiç bir harita, pusula,kronometre, saat dahi olmaksızın bu işi nasıl başardıkları beni hep hayrete düşürmüştür.

Deniz de, 1000 km. uzunluğundaki hiç bir karmaşıklığı olmayan düz bir rotanın başında sadece 10 derecelik basit bir sapma bizi hedeften 176 km. uzağa götürecektir.10 derecelik bir hesap hatası ise bugünkü navigasyon bilgi ve teknikleri ile dahi işten bile değildir.

Denebilir ki,kıyıya yakın seyredersen navigasyon nispeten kolay olacaktır. Bu bir yere kadar doğrudur. Ancak eski seyahatnamelere baktığımızda yolculukların pek çoğunun deniz aşırı olduğunu görmekteyiz. Zaten sürekli değişen rüzgarları, kestirilemez akıntı ve dalgaları, kıyı uzantılarından kaynaklı tehlikeleri nedeniyle kıyı seyri denizciler açısından tercih edilen bir seyir değildir. Belki başlangıçta kıyı seyri yapılıyordu.Ama bu dahi başlı başına bir maharet gerektirir. Denize açılanlar bilirler.Her gün yaşadığınız yeri bile denizden bakınca tanımak zordur. Açılar,mesafeler insanı yanıltır.

Açık deniz seyri için ise gündüz güneşin konumu, gece ise gök cisimlerinin konumlarının tespiti büyük önem taşımaktadır.Ancak tüm bunların yanında zamanı da bilmek zorunludur. Ama saatleri dahi yokken bu işi nasıl başarıyorlardı...

Şimdi bunu cevaplayalım.
Seyir yapabilmek için gündüz güneşin konumu, gece ise gök cisimlerinin konumlarının tespiti büyük önem taşımaktadır. Ancak söylediğimiz gibi tüm bunların yanında zamanı da bilmek zorunludur.
Navigasyon sanatının bundan 6000 yıl önce Hindistan'da ve yine hemen hemen aynı tarihlerde Mısır ile bugünkü Lübnan'da doğduğu tahmin ediliyor. İlk önceleri hareket yönü, hız ve seyirde geçen zaman esas alınarak navigasyon yapılıyordu. Ancak burada başlıca iki sorun vardı.Bir tanesi akıntılar ve hızın yanlış tahmini ile rotadan sapma,diğeri ise yönün tespiti. 
Başlarda yön esen rüzgara göre tayin ediliyordu.Rüzgar Gülü'de böyle ortaya çıktı. Önce dört ana rüzgarla yön tayin edildi. Sonra buna 4 ara rüzgar yönü eklendi. Devamında bu sistem gelişti ve 36 rüzgar yönüne kadar ilerledi. Peki açık denizde hangi rüzgarın hangi yönden estiği nasıl anlaşılıyordu. Öncelikle rüzgarın sıcaklığı, rutubeti gibi özellikleri ile ayrıt ediyorlardı. Bunun yanında gündüzleri güneşin hareketleri takip ediliyor geceleri ise kutup yıldızına göre rüzgarın yönü tespit ediliyordu.

Yön tespit edildikten sonra seyir hızının bilinmesi gerekliydi. Hız ise teknenin bordasında akan su ve rüzgar takip edilerek tahmin ediliyordu. İlerleyen zamanlarda log adı verilen, bir ipin ucuna bağlı kurşun veya başka bir şeyle ağırlaştırılmış bir ahşap suya atılarak belirli bir zaman aralığında boşalan ipin miktarına göre teknenin hızı tespit edilmeye başlandı.Akıllıca değil mi?
Ama gördüğünüz gibi iş dönüp dolaşıp zamanın ölçülmesine dayanıyor. 
Bunun içinde değişik yöntemler geliştirmişti antik çağ insanı. Bunlardan ilki hepimizin bildiği güneş saatidir. İyi de günün süresinin mevsimlere göre değişmesi, gökyüzünün kapalı olduğu zamanlarda ve geceleri güneş saatini ve diğer gök cisimlerine göre zaman tayini sistemlerini kullanmak mümkün değil.

 
 
İşte burada imdada su yetişmiş. En çok su saatleri kullanılmış. Güneş saati günün belirli bir zamanını gösterirken su saatleri ne kadar zaman geçtiğini de göstermeleri bakımndan navigasyonda çok daha faydalıdır.
Klepsydra (Su hırsızı) adı verilen su saati önceleri dibi delik tek bir kovadan ibaretti. İçerisine konulan su aşağıdaki delikten boşaldıkca içerisindeki işaretler ne kadar zaman geçtiğini göstermekteydi.
 
Uzun süre bu sistem geliştirilerek kullanılmaya devam edildi. Astronominin gelişmesine paralel olarak navigasyon teknikleri de gelişti.M.Ö 250 yılında Eratosthenes tarafından usturlabın (Astrolabe) icadı ile iş bambaşka bir boyuta taşındı. Bazı kaynaklar Usturlabın İskenderiye'li matematikci Hypatia tarafından bulunduğunu yazmaktadır. Gök cisimlerinin konumlarına göre zamanı hesaplamaya yarayan bu alet çok uzun zaman kullanılmış.
Usturlab'ı Jacob Sopası takip ediyor. Jacob Sopası Sekstant'ın babası sayılır.
Bunları Quadrant, Nocturnal, daha ileri dönemlerde sekstant ve kronometre takip etti.
Bu arada haritacılık da çok hızlı gelişiyordu.
Markatör Projeksiyon (Silindirik harita) Gerhard Mercator tarafından bulunduktan sonra işler daha da kolaylaştı. Bu arada enteresan bir not. Markatör haritalar, yani okul duvarlarında, atlaslarda gördüğümüz dünya haritalarında kıtalar aslında gerçek büyüklüklerinde gösterilmezler. Dünyanın yuvarlak şeklinden dolayı olduklarından çok farklı büyüklükte görünürler. Mesela bu haritalarda Grönland ve Afrika aynı büyüklükteymiş gibi görünürken, aslında Afrika Kıtası Grönland’dan 14 kat daha büyüktür. Yani Ekvator çizgisine yakın ülkeler olduklarından küçük görünürler bu haritalarda. Şimdilerde farklı projeksiyonlar kullanılmasına rağmen mesela Google Maps hala Marcator projeksiyon temellidir.
Asıl unutulmaması gereken,navigasyona çağ atlatan pusulanın icadıydı. Her ne kadar kimin ve ne zaman icad ettiği konusunda bir görüş birliği olmasa da pusula yaygın olarak navigasyonda 1100-1200 lü yıllarda kullanılmaya başlandı.
İşte bundan sonra yolculuklar bambaşka bir boyuta taşındı.
 
Bu konuya Kartacalı Hanno’dan geldik. Aslında Hanno ve beraberindekilerin yolculukları öyle çok abartılacak bir yolculuk değil. Ancak söylediğim gibi kayda geçirilmiş, yani yazıya aktarılmış ilk seyahat olması bakımından önemli. Topu topu 650 kelimeden ibaret bu tablet yazısı bugüne kadar binlerce makaleye konu olmuş. Yolculuğun amacı askeri değil tamamen ticari. Hatta kolonileşme amaçlı. Hanno 60 gemiyle yola çıkıyor. Yanında da 30.000 kişi. Tabii bu sayı sanırım biraz abartılı. O devirde kullanılan gemilere 500 kişi ve bunların erzağının sığması pek mümkün değil gibi. Hanno Batı Arfrika kıyıları boyunca seyahat edip Cebelitarık’ı geçerek aşağıya doğru devam ediyor. Bu yolculuğun bizim konumuz bakımından önemi ise adamdaki cesaret ve keşif güdüsü.  Unutmayalım tarih milattan önce dördüncü yüzyıl. Bundan 2500 sene önce. Resmen bilinmeyene yola çıkıyor.

Bugün bizler yola çıkmadan önce tüm bilinmeyenleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Rotalar çiziliyor. Elimizde en son teknoloji GPS cihazları, her derde deva telefonlar. Kalacağımız yerler belli. Rezervasyonlar yapılıyor. Hatta nerede ne yiyeceğimiz bile belli. Kısaca başı ve sonu belli yolculuklar.

Ben şahsen bu şekilde yola çıkmayı ilginç bulmuyorum. Benimle yolculuk yapanlar bu huyumdan ciddi anlamda muzdaripler. Yola çıkarken akşama nereye varacağım konusunda en küçük bir plan dahi yapmıyorum. Bugüne kadar da hiç açıkta kalmadım. Bazen bir saatten fazla otel aradığım oldu ama sonunda hep kıvrılıp yatacak bir yer buldum. Bir kere deneyin. İnanın mutlu olacaksınız.

 

Bir önceki yazımızda pusulanın icadının yolculukları bambaşka bir boyuta taşıdığını söyledik. Pusulayı kimin icat ettiği konusunda tam bir görüş birliği yok. Yaygın olan görüşe göre M.S. I. Yüzyılda Çinlilerin bulduğu ama Avrupaya ulaşmasının 1000 yıldan fazla sürdüğü. Belki bundan daha eski zamanlarda mıknatıs biliniyordu ama coğrafi kuzeye yöneldiğinin keşfi çok sonralara rastlıyor. Bugünkü şekline ancak 1269 yılında Pierre Maricourt’un iğneyi bir mile geçirerek bir kutuya koyması ile yaklaşıyor.

Bundan sonradır ki coğrafi keşifler inanılmaz bir hızla çoğalıyor.

Via Appia’yı çoğumuz duymuştur. 85.000 kilometrre uzunluğundaki antik Roma Yollarının en ünlüsü. Roma’yı bugünkü Brindisi’ye bağlayan muhteşem yol. Bunun dışında Via Salaria,Via Flaminia, Via Aurelia, Via Ostiensis vesaire vesaire. Bütün yollar Roma’ya çıkar atasözü sanırım boşuna değil. Romalılar bu  yol ağını Milattan önce 300’lü yıllarda inşa etmeye başlamışlar. Bugün Anadolu’da da bu yollardan bir çoğununun bazı kısımları hala ayakta.

Ancak bu yol yapım işini icat edenler tabi ki  Romalılar değildi.  Büyük ihtimalle Etrüskler’in yol yapım sistemlerini temel aldılar.Rota saptandıktan sonra birbirine paralel iki hendek kazılırdı. Genişlik yaklaşık 4-5 metre oluyordu. İki hendek arasındaki toprak çıkarılıp bir çukur oluşturuyorlardı. Sonra da birkaç kat değişik malzeme döşeniyordu. O günün teknolojisi ve olanaksızlıkları düşünüldüğünde 85.000 kilometrelik bir yol ağının oluşturulmasının nasıl bir çaba gerektirdiğini hayal bile edemiyorum.

Bu yollarda yayan olarak günde 25-30 kilometre yol kat edilebiliyordu. Dinlenme tesisleri bile vardı.:) Bu tesislerin bazılarında konaklanabiliyordu. Bir çok kasaba, hatta kent işte bu dinlenme yerlerinin etrafında sonradan kurulmuş.

Antik roma yollarından önce de bir çok medeniyet yollar inşa etmiş. Kısaca medeniyetler yollarda ve yollarla şekillenmiş. İşte bu nedenledir ki aklımız hep yollarda.

Doğaldır ki bu çağlarda yollarda güvenlik büyük sorundu. Yola çıkanlar yanlarına aldıkları para ve değerli eşyayı minimum düzeyde tutuyorlardı. Ancak kredi kartı olmadığına göre yine de yolcu yanına para almak zorundaydı. Kağıt para da olmadığına göre bol miktarda sikke taşıyorlardı.
İşin asıl kötü tarafı nerenin parası taşınacaktı. Yunan şehir devletleri kendi sikkelerinin kullanılması konusunda oldukça kararlıydılar. İşte bu durum sarrafları ortaya çıkardı. Her kentin en az bir sarrafı vardı.
Deyimlerimize girmiş mihenk taşı işte bu dönemde ortaya çıkıyor. Sarraflar kendilerine getirilen sikkeleri mihenk taşına sürterek kontrol ediyorlardı. Mihenk taşı Lidya’da bulunan bazı ırmaklardan çıkan bir çeşit siyah jadeit.
Bir diğer sorunda yanına alınacak giyecek sorunu. Bir de tüm bunların nasıl taşınacağı. Biraz paralı olup ta bir araban olsa, arabayı çeken eşek ya da katırların bakımı ve iaşesi var. Araban yoksa bu kadar eşya nasıl taşınacak. Bir köle alsan onun bakımı yemeği var. Kısaca seyyahlık zor zenaat o dönemde.
Ama tüm bunlara rağmen insanlar uzaklara gitmişler.
Her şeyi göze alıp yola çıkan bu kahramanlar, bilinen dünyanın sınırlarını genişleten kaşifler.
Bilinen antik yolculukların içerisinde bir tanesi oldukça dramatik. Kuzeye yapılan bu yolculuk büyük cesaret işi. O zamanlar kuzeye giden yok. M.Ö 300 yılları civarında Pytheas adında birisi Marsilya’dan yola çıkıp Cebelitarık Boğazı’nı geçip kuzeye yönelmiş. Ulaştığı yerlerin bazıları konusunda tartışma olsa da bu adam kendisini takip eden coğrafyacıların enlem tespitinde kullanacağı, güneşin pozisyonu ile ilgili hesaplamalar yapmış Daha da önemlisi kuzey yıldızının yerini kesin olarak saptamış ve kendisinden sonra gelen denizcilere büyük kolaylık sağlamış. .
Eh işte yine dönüp dolaşıp navigasyona geldik. Doğal olarak yola çıkıyorsan yolu bulmalısın.
 

Pytheas’tan bahsetmiştik. Pytheas aslında bugünkü navigasyon cihazlarının temelini taa milattan önce 300 yıllarında atmış. Yolculuğumuz bilinmeyene de olsa yolculuk sırasında o anda nerede olunduğunun bilinmesi oldukça önemlidir.  Hazır yeri gelmişken tarihi yolculuğumuzu şimdilik erteleyip biraz navigasyon bilgisi kurcalayacağız. Bundan sonraki birkaç bölüm daha önce bir internet portalı için hazırladığım yazı dizisinden derleme olduğu için tekrar niteliğinde olsa da gerekli bilgiler içermesi sebebi ile tekrar görenlere hatırlatma, yeni takipçilere ise faydalı olacaktır. 

Evet hep söylediğim gibi navigasyonun ilk ve en önemli sistemi ‘’ Sora sora Bağdat bulunur’’ sistemidir.  Ancak bu sistem sorulan kişiye göre subjektiv ölçüler ve saptamalar içerdiğinden çok zaman doğru işlemez ve hemen her zaman sadece kısa mesafelerde çalışır. Dağlarda veya kırsal alanda bulunan köy ve mezralarda ‘’şuraya nasıl gideriz?’’ sorusuna genelde ‘’Ahanda şuracıkta’’, ‘’ ileriden sağa dön’’ şeklinde yanıt alırız. Ama şuracık nereciktir, o ilerisi ne kadar ilerisidir bilinmez. En iyi tarifi de alsanız arazi yapısından dolayı bir iki sapak sonra yine aynı ikileme düşersiniz. Bir de nedense dağlarda tüm mesafeler ‘’Ahanda şuracıkta’’ şeklinde ifade edilen bir ölçü birimiyle ölçüldüğünden bazı yanılgılara meydan vermektedir.  Hatta yerel rehberin ‘’ahanda şuracıkta’’ ölçüsündeki yol, bizim ölçü birimimizle 10 kilometreyi bulduğu tecrübe ile sabitlenmiştir. Kısaca ‘’şuracık’’ adındaki bu ölçü birimi tarif eden kişiye göre uzayıp kısalmaktadır. Bizim ’’şuracık’’  tan daha nesnel birim ve sistemlere ihtiyacımız var.Zaten her zaman soracak birisini bulamayabiliriz. Pardon çok zaman…

Böyle söyleyince aklınıza hemen GPS cihazları veya akıllı telefonlarınızın navigasyon programları gelmiştir.  Saydıklarımız genelde bizim kaybolduğumuz yerlerde çalışmazlar veya çalışmadıkları için kayboluruz veya kaybolduğumuz için çalışmazlar veya çalışırlar biz yine de kayboluruz çünkü kendi halimizde kaybolmayacağımız halde dahi bize yolu kaybettirirler veya veya veya. Bu bir kısır döngüdür. İşte bundandır ki GPS ile navigasyonu en ileriye bırakacağım ve bundan sonraki bölümde manuel navigasyon yöntemlerinden bahsedeceğim.

Pytheas, kuzeye yaptığı yolculukta gnomon denilen bir ölçüm çubuğunun gölge boyunu ölçerek, öğlen güneşinin açısını hesaplamış ve buna dayanarak ne kadar kuzeye gittiğini tahmin edebilmiştir. Bizde yola çıkarken bir gnomon edinmeliyiz. Yok yok! Tabii ki değil.
Ama yola çıkarken, hele hele dağlarda, bölgenin iyi bir haritasını ve bir de pusula bulundurmalıyız. Harita derken dijital harita değil. Şöyle kanlı canlı elle tutulabilenlerinden olmalı. Yanızmızda her ikisi de olsa, harita o anda bulunduğumuz yeri biliyorsak, pusula ise gideceğimiz yerin hangi yönde olduğunu biliyorsak işe yarar. İkisini de bilmiyorsanız araçla iseniz aracınızdan inin, yürüyorsanız oturun. Bir de selfi çekin. Bu selfi kaybolduğunuzun resmidir. 
Evet! Şimdi açın haritayı melül melül bakın. Eğer haritaya bakma ihtiyacı duyduysanız kesin bir yol ayrımındasınızdır. Şu sağ tarafta duran zorlu yolu mu denesem yoksa üzerinde olduğum yolda devam mı etsem? Dağlardaki bir diğer sıkıntı ise yollar her zaman bir yerlere ulaşmazlar. Ulaşsalar da çıkmazdırlar, devamı yoktur. Patikaların çoğu Toroslar’da yörüklerin obalarına, başka yerlerde ise mezralara ulaşsın diye vardır. Bir çok obanın devamında yol yoktur. Gidersiniz, gidersiniz oracıkta yol bitiverir. Yaz aylarında şanslısınız. Misafirperver yörük sizi ayranına veya çayına ortak olmaya davet eder. Yaz değil veya o oba taşınmışsa geri döneceksiniz. Ancak bunun bir de iyi tarafı vardır. Artık kaybolmuş değilsinizdir. Bu mutlulukla dönüşünüzde yüzünüzde gülümseme vardır. Çünkü yol seçeneklerinden bir tanesi elenmiştir. İşte buna navigasyonda ‘’Deneme Yanılma’’ yöntemi diyoruz. Denediniz ve yanıldınız. Biraz yakıt veya kas gücü ve en önemlisi bolca da zamana mal oldu. Bu yöntem en sık kullanacağımız yöntemdir. Aslında benim en sevdiğim yöntem de budur.

 
Şimdi yoldayız. Dağlarda. Henüz kaybolmadığımızı varsayıyoruz. Bu durumda bulunduğumuz yeri de biliyoruz demektir. Muhtemelen gideceğimiz yerin bulunduğumuz yere göre yönünü de (istikamet) biliyoruzdur. O zaman hemen kendimize bir kerteriz bulalım. Yani bir referans (dayanak) noktası. Dağlarda olduğumuza göre en iyi kerteriz her yerden görebileceğimiz yüksek bir tepedir. Kayalık bir zirve. Karlı bir zirve. 
İleride GPS Chazları ile navigasyondan bahsederken bu kerteriz işi acaip faydalı olacak. Kerteriz aldığımız tepeyi bazen gözden kaybedeceğiz ama yol boyunca ona dikkat ettiysek yaklaşık olarak hangi tarafımızda olması gerektiğini biliyor olacağız. Dolayısı ile bulunduğumuz yeri yaklaşık, gideceğimiz ve geldiğimiz yönleri de tam olarak kestirebiliriz. 10 puanlık uzman sorusu. Neden böyle bir dayanak noktasına ihtiyacımız var? 
Var çünkü dağlarda yollar dümdüz gitmez. Gideceğiniz yöne göre bazen 180 derece, yani zıt yöne gittiğiniz dahi olur. Kerteriz aldığımız tepe işte bu işe yarayacak. Sağımızdayken birdenbire solumuza geçtiyse ve kaybolmadıysak ters tarafa gidiyoruz demektir. Bunun da anlamı yüksek bir tepeyi kıvrımlı yollardan tırmanıyor veya iniyoruzdur. Biraz önce kerteriz sağınızdaydı. Şimdi yine sağınızda ama kerterizin arka tarafındasınız. Yine ters yöne gidiyorsunuz demektir. Bunu içgüdüsel olarak bileceksiniz. (İşte sihirli sözcük İÇ GÜDÜ.) Referans aldığımız tepemizi hep aynı tarafımızda tutarak yol alırsak hata yapma olasılığımız azalır. Kat ettiğimiz yol nedeni ile tepemizin artık bize faydalı olmayacağımızı anladığımızda bir başka tepeyi gözümüze kestireceğiz. Hatta ben aynı anda 2-3 tepeyi kestirip yol alıyorum. Zaman içerisinde bu yöntem otomatikleşecektir. Beyniniz siz istemeseniz de referans noktaları saptar. Her zaman açık görüşe sahip bir tepe bulamayabiliriz ama muhakkak görünür başka referans noktaları bulunacaktır. Ama bu yöntem bize çok büyük kolaylık sağlasa da kaybolmayı yine de önlemez.
Neden mi? Bu dağlarda bazen öyle yol ayrımlarına gelirsiniz ki, yol ikiye ayrılır, hatta bazen üçe, dörde, beşe bile ayrılır. Hepsi de hemen hemen aynı yöne gidiyormuş gibi görünür. İşte burada bir sonraki ve en önemli yöntemimizi kullanacağız.

Şimdiye kadar ‘’Sora Sora Bağdat’’ , ‘’Deneme Yanılma’’ ‘’Referans (kerteriz) Noktası’’ yöntemlerinden bahsettim. Bir de tabii elimizde haritamız ve pusulamız var. Diyeceksiniz ki cep telefonumuz da var. Bu konuya daha sonra geleceğiz ama hemen söyleyeyim bazı durumlarda cep telefonunun da işe yaramadığını göreceksiniz. Bu nedenle  bundan önceki ve bu yazımdaki yöntemleri lütfen göz ardı etmeyin. Elektronik cihazlar en gerekli oldukları zamanda sizi terk etmeye meyillidirler. Bataryaları biter, kilitlenir, düşer dağılır. Bir önceki çeşmede eğilince suya düşmüştür, üzerinden araç geçmiştir, yolda düşmüştür haberiniz olmamıştır… Bunlar tecrübe ile sabittir. 

Şimdi! Bu saydığımız yöntemleri tek tek veya tümünü bir arada uygulayarak yol aldık. Öyle bir yere geldik ki yol üçe ayrılıyor. Çevrede kimse yok, tabela yok, haritada da ise hiç mi hiç yok.  Neyse buraya gelene kadar yol boyunca onlarca yol ayrımı geçtiniz. Bir çoğuna bakmadınız bile. Otomatik olarak yolunuza devam ettiniz. Neden bu yan yollara sapmadınız?

Çünkü ulaşacağınız yere giden yol belli ki çok kullanıldığı için diğerlerine göre daha fazla oturmuştu.

Çünkü sizden önce geçmiş araçların teker izleri vardı.

Çünkü yol ayrımını geçerken göz ucuyla baktığınızda sizin gördünüz ki, o yol gittiğiniz yönün aksi tarafında bir yörük yerleşimine gidiyordu.

Çünkü biraz önce bir vadinin üst tarafından geçerken aşağıda bir yörük obası görmüştünüz şimdi oraya giden yol ayrımını geçiyorsunuz.

Çünkü üzerinde bulunduğunuz yol diğerlerine göre daha geniş.

Çünkü üzerinde bulunduğunuz yol diğerine göre daha dar.

Çünkü yollardan bir tanesi belli ki orman yangın yolu. Girseniz de muhtemelen bir tepeniz zirvesinde sonlanacak.

Çünkü kerteriz aldığınız tepe hep olması gerektiği yerde.  

Çünkü gideceğiniz yerin önünüzde olduğunu için için biliyor ve çok eminsiniz. (Bu her zaman doğru değildir.)

Çünkü,çünkü,çünkü… 

İşte bu gözlemlerimiz  dağlardaki ya da ıssız ovalardaki gezilerimizde kullanacağımız en önemli yöntemi geliştirdi. Bu yöntemin adı ‘’İç Güdü’’. Şimdi o, gelip dayandığımız yol ayrımında hangi yolu seçeceğimizi iç güdünüz söyleyecek. Neden, nasıl? Bu sorulara cevap vermek için belki bir kitap daha yazmak lazım.

Ama o yolu buraya kadar geçtiyseniz, bu söylediklerimi anlayacaksınız. Belki de ‘’hissetmek’’ daha doğru kelime.

Bu yöntem % 66,6 ihtimalle size doğru yolu gösterecektir. Ola ki kalan % 33,3 ihtimal gerçekleşti ve yanlış yola girdiniz. İşte burada doğal olarak ‘’Deneme Yanılma’’ yöntemi devreye girer. Hiç önemli değil. Ya yeni bir yol keşfedersiniz ve eskisini terk edip buradan yolun götürdüğü yere gidersiniz, ya birkaç kilometre sonra yanlış gittiğinizi anlar geri dönersiniz, ya da harika insanlarla tanışır mis gibi keçi sütünden yapılmış yoğurdun ayranını içersiniz. Kısaca zaman dışında bir şey kaybetmezsiniz. Ama göreceksiniz yol tecrübeniz arttıkça iç güdünüz size her seferinde biraz daha fazla ihtimalle doğru seçimi yaptıracaktır. 
Kesinlikle % 100 olmaz. Kendinize çok da güvenmeyin. 
İç güdü yönteminin herhangi bir tarifi yok. Bakılması gerekenleri saymak da mümkün değil. Yol ayrımının bulunduğu yer, alçaktamısınız, yüksektemisiniz, çevredeki yerleşimleri biliyormusunuz… Önünüzdeki yolların zemini, kullanım sıklığı, darlığı, genişliği. Aklıma gelmeyen daha onlarca info kafanızın içerisinde değerlendirilecek. 
Tek bir tüyo vereceğim. Oraya geldiğiniz, daha yol ayrımını gördüğünüz anda yollardan bir tanesi size göz kırpıyordur. Gel bana diyordur. Neden bilemezsiniz ama genelde doğru olan o yoldur. 

Hangi yolu seçeceğiniz bazen diğer her başka zamandan daha önemli hale gelebilir. Yollarda gün sonuna yakın bir atımlık kurşununuz kalıyor. İşte bunu isabet ettirmek lazım.  

Bundan sonraki anlatımımızda artık ilkel yöntemlerden teknolojik yöntemlere geçiş yapıp GPS cihazlarını en efektif nasıl kullanacağımıza değineceğiz.

Bugünden önce anlattıklarımızı teknoloji ile birleştirme zamanı geldi. Hatırlarsanız ilk yazımda GPS’lerden bahsedip yol kaybettirme özelliklerini anlatmıştım. 
Hepimiz GPS’i (Global Positioning System) tanıyoruz. Otomobillerin neredeyse tamamında varlar artık. Yine hemen hepimizin akıllı telefonlarında da muhakkak birer GPS modülü entegre edilmiş durumda. 
Ama bugün sadece navigasyon için üretilmiş GPS cihazlarının kullanımından bahsedeceğim. Telefonlar ise bir sonraki yazımın konusu.Temelde aynı mantıkla çalışıyorlar. Ama orada Google Earth haritalarını off-line kullanma şansı var. 
Yanlış anlaşılmaması için anlatacaklarımın GPS kullanma kılavuzu niteliğinde olmadığını, sadece dağda kullanım için temel mantığını anlatacağımı belirtmek istiyorum. Yoksa derya deniz bir konu.  Anlatmakla bitmez. Kullanırken olduğu gibi anlatırken bile adamın aklını kaybettirir...  

© 2017-2018 To The Top All rights reserved.
Developed by web-studio NaturalArt