Kış ya! Eh işler güçler de keyifsiz! Yerimizde çakıldık. Ama bir taraftan da ''yola çık'' virüsü dürtüyor durmaksızın. Dün gece uyku tutmadı. Sağa dönüyorum duvardaki bir çizgi aynen yol. Tavana bakıyorum şekilsizlikleri dağlara benzetiyorum. Sola dönüyorum daha beter. Pencereden yol ve dağlar görünüyor. Yani nereye baksam yol.

 toros

Dedim ki kendime : Bu bir kronik hastalık. Doktor olsan nasıl tedavi ederdin. Hastalığın kaynağını bulurdun. Gerçi bulsan ne olacak tedavisi varmı ki? Sadece bu acımasız ‘’yola çık’’ virüsünün beni yiyip bitirmemesi için besleyerek az da olsa yatışmasını sağlayabilirim.

İşte bu düşüncelerle virüsün kaynağı ile ilgili kendimce fikir yürütürken bunun aslında yaşamın kendisi olduğu çıkarımını yaptım. Yani yaşam da bir yolculuk. Bilinmeyene yolculuk. Hatta çoklukla en iyi planı yaptığını düşündüğünde bilinmezlikler ayağına dolanıyor.

İşte bu düşüncelerle hazır hepimiz yerimizde otururken bu konudaki çıkarımlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki birlikte bir tedavi buluruz. Biliyorum ki arkadaş listemdeki insanların % 90’ı aynı dertten muzdarip.

Dedim ya hepimiz başlangıcı belli, sonu belirsiz bir seyahatteyiz aslında. Yaşamın kendisi bilinmeyene yolculuk...İçimizdeki karşı konulamaz seyahat güdüsü de aslında bunun bir parçası ve insan doğasının ve hatta daha da ileri giderek doğa kanunlarının gereği.

Seyahat etmek, keşfetmek insanoğlunun beyninin bir köşesine yerleştirilmiş bir güdü. Aslında bir ihtiyaç. Buna karşı koymak neredeyse olanaksız. Bazılarımızda yaşamın amacı olmuş.

Yolun daha bir tanesinden döner dönmez bir sonrakini planlamamız,gece gündüz bununla yatıp bununla kalkmamız hep bu yüzden değil mi?

Geçmişte insanlar seyahat etmek için seyahat ediyorlarmış. Şimdilerde çoğunlukla iş, belki biraz aile ziyareti için seyahat ediliyor. Artık seyahatlerin başı da sonu da belli. Bugünkü yaşamımızın getirdiği rahatlık ve güvene öyle alışmışız ki,yola çıkmadan önce nerelerde kalacağımızı,hangi gün ve saatte nerede olacağımızı ve hatta nerelerde yemek yiyeceğimizi dahi planlıyoruz. Forumlarda bir gezi planı ortaya atıldığında ilk gelen sorular hep bu yönde.Nerede kalınacak,hangi gün nerede olacağız vs.vs.?

Dedik ki, yolda olmak için yola çıkanların keşfettiği bir dünya da yaşıyoruz.

Evet sadece yolda olmak için yola çıkıp karşılaştığımız zorluklardan sonra güçlükle bulduğumuz bir konaklama yerine ulaşıp başımızı yastığa koyduğumuzda duyacağımız haz diğerinden kesinlikle 10 kat daha fazla.

Denizciler bilirler.Ruzgarla ve hatta fırtınayla boğuştuğunuz,adam boyu dalgaları aştığınız,zaman zaman herhangi bir yere varacağınız konusunda umudunuzu yitirdiğiniz bir yolculuğun sonunda limanın palpa sularına girince hissettiğiniz başarma duygusu ve o yolculuğun ömür boyu unutulmayacak tadı tarif edilemez.

Bu dertten muzdarip arkadaşlarımın hepsinin tüm bunları tadmak için tutkusu olan bir aracı var. Kimimizde motosiklet, kimimizde bisiklet, kimimizde offroad araçlar, kimimiz ise yayan.

Ama hep yol dışında yolda.

 Hep yükseğe yükseğe diyoruz ama az da geriye bakalım. Seyahat kavramı ve seyyahlar olmasaydı tarih kesinlikle çok daha farklı olacaktı. İnsanlık ve medeniyet bugün bulunduğu yerde olamayacaktı.

İlk çağlardan bu yana yapılan her seyahat yeni fikirler üretmiş,dünyaya açılmaya önayak olmuş,önyargıların yıkılmasına yardımcı olarak halkları yakınlaştırmış.

Yol ve yolculuğun tarihini incelemek aslında bir yerde insanlık tarihini de incelemek anlamına geliyor.

Tarihte yapacağımız çok yüzeysel bir gezintinin bile, geçmişte yaptığımız yolculukları değişik açılardan tekrar değerlendirmemize ve bundan sonra yapacağımız seyahatleri planlarken yine farklı amaç ve hedefler edinmemize yardımcı olacağını düşünüyorum.

 Sanıyorum seyyahlardan bahsediyorduk. Medeniyetin yol ve yolculuklarla geliştiğinden, yeni fikirlerin yine yolculuklarla yayıldığından...

Dedik ya artık eski seyyahlara pek rastlanmıyor. Eski seyyahlar için seyahat etmek bir amaçtı,bir yere varmak değildi yola çıkış sebepleri. 
Odysseus'tan, denizci Sinbad'a, Kolomb, Montaigne, I.Petro, Evliya Çelebi, Humboldt, Goethe, Jules Verne ve daha niceleri sadece seyahat etmek için seyahat ettiler.Yakın zamana kadar yolculukların çoğu bilinmeyene yapılıyordu.
Uruk kralı Gılgamış ve Odysseus'un maceraları belki de hiç gerçekleşmemişti.Ama insanlar bu gerçek ötesi yolculuklardan esinlenerek yollara döküldüler.
Bilinen ilk seyahatname Kraliçe Haçepsut'un efsanevi Punta ülkesine İ.Ö. 1482-1481 yıllarında yaptığı 2000 km.lik yolculuğu anlatan rölyef. Sonrasında Kartacalı Hannibal'ın İ.Ö 5. yüzyılda yaptığı inanılmaz seyahat var. Her birisinde ellişer kişinin kürek çektiği 60 gemiyle ve 30.000 kişiyle yola çıkmıştı Hannibal.Amacı kuzey-batı Afrika'da koloni kurmaktı.Topu topu 650 kelimeden oluşan raporu bugüne kadar yüzbinlerce açıklama ve yoruma neden olmuş.

 
İ.Ö. 500 civarında tarihçi Miletos'lu Hekataios'un amacı da sadece dünyaya bakış açısını genişletmekti.Hekataios'un gezi rehberi bölük pörçükte olsa günümüze ulaşmış ve bilinen ilk gezi rehberi sayılıyor.
Yine aynı tarihlerde Heredotos Atina'dan doğuda Ecbatan'a kadar yolculuğunda Karadeniz'in kuzey kıyılarından,Nil'e oradan yukarı Mısır'da Elephantine adasına kadar gitmiş. Heredotes mitleri kendi gördükleri ile karıştırıp dünyanın portresini çizmiş.Tarihin babası olarak adlandırılan Heredotos'un eserleri ilk gerçek anlamda seyahatnameler.
En az bilinenlerden olan,ancak Atlas Okyanusu ve kutupları en doğru tasvir eden Marsilya doğumlu Yunanlı Pytheas İ.Ö.310'larda seyahatten geri döndüğünde kimse ona inanmadı. Alay edildi ve unutuldu.
Dünyanın çevresini hesaplamasıyla ve hazırladığı dünya haritasıyla ölçümsel coğrafyanın temellerini Eratosthenes attı. 
O dönemde insanlar Akdeniz'in çevresinde Platon'un söylediği gibi ''bataklığın çevresindeki kurbağalar'' gibi yaşadıklarına inanıyorlardı. Bilinen dünya bugünkü dünyanın % 10'uydu ve buna rağmen insanlar bilinmezliğe yola çıkıyorlardı. Dünyanın kalan % 90'ı işte hep bu korkusuz seyyahlar tarafından keşfedildi.
Romalılar bu seyahat işini iyice ilerlettiler. Yol kavramını ilk Romalılar tanıttı. Ünlü Via Appia 90.000 km.yi bulan çift şeritli bulvar ağıydı. Toplamda 200.000 km.yi bulan bazalt döşeli yollar, geçitleri, viyadükleri ile resmen bir ulaşım ağıydı ve düzenli olarak bakımları yapılıyordu. Kuzey Denizi'nden Büyük Sahra'ya,Atlas Okyanusu Kıyılarından Mezopotamya'ya kadar uzanan bir yol sistemleri vardı.

İ.Ö 1200 ve 500 yılları arasında deniz yolculukları seyahat için en hızlı ve elverişli olanıydı.Kara yolculukları inanılmaz zahmetli ve pahalıydı.Ancak tüm bunlara rağmen insanlar karşı konulamaz seyahat ve keşfetme güdülerinin peşinde aylar süren kara yolculuklarına çıkıyorlardı. Bu yolculuklarda en büyük sorun güvenlikti. Merkezi otoritenin olmadığı bu dönemde insanlar şans eseri başlarına bir şey gelmeden yolculuk ediyorlardı. Yolculuk eden sayısının azlığı nedeniyle konaklayacak yerde yoktu. Ancak ulaşılan köy ve kentlerde rastlantısal bir misafirperver yerlinin verendasında konaklanırdı. Tacize ve saldırıya uğramamanın tek yolu buydu.Buna rağmen çetelerin saldırısına uğranırdı.Ama bu bile seyyahları korkutmuyordu.

 İ.Ö. 900-612 arasında o zaman için azımsanmayacak bir disiplin ve organizasyon yeteneği olan Asur uygarlığı belki de ilk yol ağını kurmuştu. Askeri birliklerin hızlı hareketini sağlamak için başkent çevresindeki bölgelerle iletişimi sağlayacak bir yol ağları vardı.

Atın evcilleştirilmesi de bu döneme rastlıyor. At önceleri yük hayvanı olarak kullanılıyor.Sonrasında savaş arabalarında kullanılmaya başlanıyor.Üzerine binilmesi ise ancak İ.Ö.1100 yıllarında gerçekleşiyor.500 sene atın üzerine binmek akıl edilemiyor.Fiyatı ve bakımı çok pahalı olduğu için ancak zenginlerin ve devlet görevlilerin kullanabildiği bir binek aracı o dönemde atlar. Çoğunluk katırlarla ve bunların çektiği arabalarla yolculuk ediyor.

Devenin hikayesi ise daha da enteresan.İ.Ö.2000 civarında evcilleştirilmiş deve.Muhtemelen Arabistan'da.

Gerçi Mısır'da İ.Ö 3000 yıllarına ait deve heykelcikleri bulunmuş ama devenin kullanılması bu tarihin çok sonrasına dayanıyor. Başlangıçta insanlar deveyi pis buldukları için pek önem vermemişler. Çöl halkları İ.Ö. 2500 yıllarında deveyi kullanıyorlarmış, ama çöl dışında yaşayanların kullanmak ve kabul etmek için herhalde pek bir nedeni yoktu. Yine Asurlular deveyi ilk kez Mezopotamya’ya getiriyorlar ve yük hayvanı olarak kullanıyorlar. Pers İmparatorluğu ise deveyi ilk kez ulaşımda kullanmaya başlıyor. Persler daha önce görülmemiş bir politik düzeni olan dev bir imparatorluk kurduklarında Mezopotamya'dan Akdeniz'e ulaşmak için çölü geçmek yerine yolu uzatıp dev bir yay çizmenin çok büyük zaman kaybı olduğunu keşfedince Suriye Çölünü geçerken bu hayvanı kullanmaya başlıyorlar.
İşte antik tarihteki yolculuklar İ.Ö.500 yılına kadar böyle bireysel ve askeri bir seyir izliyor. Ancak yaklaşık bu tarihten sonra çok daha hızla gelişerek farklı bir şekil almış turizmin de temelleri atılmaya başlanıyor.
Bu tarihten sonra yol rehberleri,yol haritaları dahi hazırlanmış,bugünkü otellerin temeli sayılabilecek konaklama yerleri,hanlar ortaya çıkmaya başlamış ve ciddi yollar yapılıp,seyahat araçları farklılaşmış.

''Bir ayı bir haftada,bir haftayı bir günde yaşadığımız,bir günü bir saate sıkıştırdığımız,bir saati bir dakikaya sığdırdığımız bugünkü dünyamızda eski seyahatnamelerin modası geçmiş olmalıdır.''

Yukarıdaki satırlar Orhan Kural'ın gizemli coğrafyalar kitabına önsöz olarak Aziz Nesin tarafından yazılmış.

Ne kadar doğru bir tespit. Eski seyahatnamelerin ve hatta seyahatlerin modası geçti maalesef. Dedik ya, artık yola çıkarken ulaşacağımız noktaya hangi saat ve dakikada varacağımızı bile planlıyoruz.

Halbuki 18 Yüzyıla kadar insanlar günde maksimum 25 ila 40 km dolaylarında bir hızla yol alıyormuş. Yolculuk deyince akla genellikle uzun bir yürüyüş, derin tekerlek izleriyle dolu çamur deryası güzergahlar, hırsızlar, haydutlar geliyormuş.

Bugün bizler elimizdeki teknolojiye rağmen bırakın sonu belirsiz yolları kat etmeyi, alışkanlıklarımızın dışına dahi çıkmaya çekiniyoruz.

Bu arada yeri gelmemiş olsa da aklıma gelmişken bana ilginç gelen bir not düşeyim. Evliya Çelebi'nin sponsor katkılarıyla seyahat ettiğini biliyormuydunuz. Evet bende şaşırdım buna.Gerçi sadece Evliya değildi sponsorların katkısıyla yola çıkan. Bugün adlarını bildiğimiz hemen tüm gezginlerin, kaşiflerin sponsorları varmış.

O yıllarda seyahat etmek için küçümsenemeyecek bir bütçe ayırmak gerekiyordu. Atla seyahat ediyorsan, sadece atın bakımı bile bir servete mal oluyormuş.Hele Neron'un eşi gibi keyfine düşkün bir kadın varsa yanında vay haline...Neron 1000'e yakın saltanat arabasıyla yolculuk edermiş.Eşi Poppaea Sabina eşek sütüyle yıkanabilsin diye, bir de bu arabaların arkasında daima 500 kadar eşek de beraberinde olurmuş.

Saksonya kontu III.Wilhelm 1461 yılında, hekimleri, sakisi, ahçıbaşı, hizmetçileri ve seyahati kaleme alacak katiplerinden oluşan 91 kişilik ekibiyle hac yolculuğuna çıktığında 200.000 gulden harcamış.

Katipler deyince, işte bugün bilinen bir çok seyahatnamenin yazarı işte bu kralların, zenginlerin yola çıkarken yanlarına kattıkları katiplerinden çıkmış.

Adı bilinmeyen bir yolcunun hanlardan bir tanesinin duvarına yazdığı şu dizeler o dönemdeki yolculuğun ne kadar zahmetli olduğunu çok iyi anlatıyor.
Ah yolculuk,seni gidi çetin ceviz
kanıma giren ağrı gibisin!
Pireler nasıl da ısırıyor,
nasıl da sert çarşaflar.
Ah benim ahmak kafa
neden çıktım sanki yola?
Bu yazı benim çok hoşuma gidiyor. En azından bizim ''Bunu yazan Tosun, Okuyana ...'' şeklindeki duvar yazısından hallice.
Hepimiz tarihi bir mekana giripte eşsiz resimler, gravürlerle kaplı duvarlarında '' Ben buradaydım-Abdülmuttalip,
Seni seviyorum Leyla'' gibi yazıları görünce sunturlu birer küfür savurmuşuzdur muhakkak. Ama ben artık rahatım bu konuda.En azından bunun bizim icadımız olmadığını öğrenince rahatladım. İnsanlar daha İ.Ö 500'ler de bile kutsal mekanlardan parça koparmak ya da duvarlara isim ve arma kazımak gibi alışkanlıklara sahipmiş.
Hatta bugün tarihçiler bu yazılardan o günün seyahat alışkanlıklarını,hangi kesimin,hangi amaçlarla seyahat ettiğini tespit ediyorlar.Daha da ötesi aynı adamın bir çok tarihi mekandaki isim ve armasından seyahat ettiği yerleri bile öğrenmiş oluyorlar. Bunu okuyunca aklıma hemen şu geldi. Bundan ikibin sene sonra Türkiye'deki tarihi mekanları inceleyen arkeologlar her yerde ''Bunu yazan Tosun okuyana...'' armasını görünce ''Tosun'' isimli bir seyyahın bütün Türkiye'yi, keneflerine kadar gezmiş olduğunu düşünüp Bizim Tosun'u tarihin en büyük gezgini diye adlandıracaklardır. Düşünsenize Efsane Gezgin Tosun.

Tosun kenef duvarlarına tarihi mekanların, kalelerin duvarlarına kırmızı boya ile yazdığı yazılarla seyahatinin başarısını simgeliyor ya ; eski çağlarda da gidilen tarihi mekanlardan alınan parçalar yolculuğun başarısını simgelermiş.
Kutsal emanet kültü de böyle ortaya çıkmış zaten.
Bu arada hep merak etmişimdir. İnsan yanında sürekli sprey boya taşır mı? Hani belki gittiğin mekanın romantikliğinden, ihtişamından etkilenip insan bir şeyler karalamak isterse yanında en fazla tükenmez kalem olur. Yani adam bir tarihi mekanı ziyarete giderken yanına özellikle sprey boya alıyorsa bu resmen taammüd kapsamına girmez mi?
Neyse biz gezginlerimize geri dönelim.
Marco Polo'nun ilginç notları var. Venedikli Marco Polo öbür adıyla Million, Anadolu, Ermenistan, rak, İran, Çin yolculuğu sırasında Basra Körfezindeki Hürmüz ahalisinden şöyle bahsediyor. Ahali yazları deniz kıyısındaki kulübelerde yaşarmış. Karadan esen boğucu rüzgar yaklaşınca çenelerine kadar suya girip rüzgarın geçmesini beklerlermiş.Antalya'nın eski halini bilenler hatırlayacaktır. Tüm sahilde oba adı verilen tahta kulübeler vardı. Yazları ahali buraya taşınır ve poyraz estiği günlerde sudan çıkmazdı. Alışkanlıklar pek de değişmiyor anlaşılan.
Marco Polo Pamir yaylasına varıpta Kamul vahası sakinlerinin misafirperverliğini görünce şu satırlarla anlatıyor.''Bilhassa çalgı çalmak,şarkı söylemek, dansetmek ve okumakla uğraşan Kamul vahası sakinleri yabancıları o kadar içten ağırlarlar ki, kadınlarını konuklara sunarak,konuklarında kendileriyle aynı nimetlerden yararlanmasını itibar ve saygınlıklarının arttırmanın bir aracı olarak görürler.''
Marco Polo tam 25 sene süren yolculuğundan döndüğünde yanındaki 600 adamından sadece 18 tanesi hayatta kalabilmesi bu misafirperverliktenmidir yoksa yolculuğun zorluğundan mıdır bilinmez. Kendisinden başka hiç kimsenin dünyanın bu kadar uzak bölgelerine gitmediğini bilen Marco Polo'nun kitabını bitirdiği şu sözler benim çok hoşuma gider :
''İnsanlık dünya hakkında daha çok bilgi sahibi olsun diye geri dönmek zorunda kaldım.''
Kimbilir : Marco Polo kadar paylaşımcı olmayan kaç gezgin geri dönüp gördüklerini yazmadığı için keşiflerinden haberimiz yok.

 

Arap gezgini İbni Battuta Marco Polo'dan üç kat daha fazla yer görmüş.Tam 120.000 km. yol katetmiş.Ama malesef o dönemde yazılarına gereken ilgi gösterilmemiş. Halbuki Battuta gezdiği yerlerdeki gelenekler,giysiler ve yaşantıyı anlatması bakımından çok önemli bir seyyah.
İlk hatıra eşyasını üretip satanlar Yunanlılarmış.Atina'da ''Pallas Athena'' kopyaları, Efes'te Artemis Tapınağının ve tanrıça Artemis'in gümüşten taklitleri satılmaya başlanmış. Bu işten ciddi paralar kazanmışlar.
Milattan sonraki ilk yüzyıllarda seyahat artık iyice ilerlemiş. Özellikle Roma'da ve Roma İmparatorluğu'nun diğer önemli ulaşım noktalarında ''Cursus Publicus'' yani resmi posta idaresinin kurduğu danışma büroları bile varmış. Bu bürolardan güzergah haritaları alınabiliyormuş. 2. ila 4. yüzyıla tarihlenen ve büyük ihtimalle arazi ölçümcüsü Castorius'a ait olan bir Roma güzergah haritası 6,82 metre uzunluğunda ve 34 cm genişliğinde bir parşömen şeridi.Bu haritada tüm Roma İmparatorluğu,İran, Hindistan,3500 yer ismi ve yollar kaydedilmiş.''Tabula Peutingeriana'' isimli bu harita antikçağdan günümüze ulaşan tek güzergah haritası olması nedeniyle çok önemli. Aslında Geç Roma dönemine ait (yak. İ.S. 365) bir yol haritasının Orta Çağ'da yapılmış kopyasıdır. Yazma 1508 yılında vasiyetle rahip Konrad Peutinger'e miras bırakıldığı ve ilk kez onun tarafından yayınlandığı için bu isimle anılmakta. Peutinger Haritası’nda yollar kırmızı çizgilerle, dağlar kahverengiyle, nehirler ise yeşille gösterilir. Haritada yüzlerce kentin adı bulunur. Harita da kentler, istasyonlar ve konaklama yerleri arasındaki mesafeler de gösteriliyor. Bu paha biçilemez belge şu anda Viyana'da Avusturya Milli Kütüphanesi'nde bulunuyor.

Bugünkü ''Hotel'' sözcüğünün nereden türediğini biliyormusunuz? Taa Roma döneminde konukseverlik anlamına gelen ''Hospes'' sözcüğünden türemiş. O zamanlar yollarda 30-40 kilometrede bir hanlar varmış. Ancak bu hanların büyük kısmı dolandırıcı han sahipleri, sırnaşık hizmetçi kızlar, sürekli kavga çıkaran müşterileri nedeniyle pek tekin yerler değilmiş. Bu nedenle insanlar daha çok eş, dost, tanıdıklarda kalmayı tercih ediyormuş. Köyün en yaşlısı, gelen herhangi bir yabancıya yatacak yer verir, yedirir içirirmiş. O dönemde yolculara verilen tavsiyeler bugün bile kullanılabilir nitelikte. Bir hana gidildiğinde tabii çarşaf varsa,ki genelde saman üzerinde veya kendi getirdiğin bir çul üzerinde yatılırmış, çarşafın kenarına eşek kulağı yapılması tavsiye ediliyor. Eğer eşek kulağı dik durursa çarşaf temiz anlamına gelirmiş.Yolcular, keten pantolon, içine kum girmesin diye küçük halkalarla büzülen uzun konçlu çizmeler, mendiller,hasır döşekler, insana güç veren yeşil zencefil, veba hapı vs. alırlarmış yanlarına. e şimdi de bunlara benzer şeyler alıyoruz yanımıza.
Asıl enteresan olanı bu çağda acenteler ve seyahat büroları dahi varmış. Günlük geziler,bir kaç haftalık turlar ve denizaşırı seyahatler organize eden bu acentelerde anlaşmalar yapılırmış. Anlaşmalar gemide kalınacak yerin boyutları, gidiş dönüş yolculuğu, günde iki kez yemek, sınırsız su (Bugünkü yarım pansiyon :) ) ,çevre gezileri,koruma ve eşek kiralama (rent a donkey) masraflarını içerirmiş.

Ancak 4.ve 5.yüzyıllarda Roma İmparatorluğu' unun çöküşü ile birlikte seyahat kültürü de çökmüş. Romalıların mükemmel yol ağı harabeye dönüp, üzerinde tek tük insana rastlanır olmuş. Takip eden yaklaşık 800 sene boyunca insanlık neredeyse tarih öncesi koşullara dönmüş. Bilim duraklamış.
Tüm bunlar seyahatin,insanlığın bilim ve sosyal gelişimdeki önemini ve hatta temeli olduğunu göstermekte.Belki de bu karanlık dönem olmasa idi, insanlar o dönemde de rahatlıkla seyahat edebilseydi bugün insanlık gerek bilimde ve gerekse teknolojide eminim en az 500 yıl ileride olacaktı. Bir diğer ifade ile bugün geldiğimiz teknolojik düzeye 500 sene önce gelmiş olacaktık. Ben tasavvur bile edemiyorum.
Bu karanlık dönemde eski seyahatnameler, haritalar yok olmuş,unutulmuş. Kilisenin keşiş haritası da denilen, dünyayı,Kudüs merkezli etrafı denizlerle çevrili tabak şeklinde gösteren haritasından başka bir şey kalmamış.Tehlikeyi göze alıp ta yola çıkmak isteyenlerde caydırılmış.

 

Bu tarihlere ait bir iki seyahatname dışında pek bir şey yok. Bunlardan en önemlisi ise müslümanlığın ortaya çıkmasından sonra doğuya seyahat eden ilk hristiyan olan piskopos Arculf'un yaklaşık 670 yıllarındaki hac anıları var. Dönüş yolunda batı sahillerine sürüklenen Arculf Kuzey Avrupa'nın bilinmeyen ülkelerini de ziyaret etmiş.

O dönemde seyahat dinin hizmetine girmiş. Hac gezileri ve Haçlı seferleri dışında pek yola çıkan olmamış. Kısaca dünya medeniyet tarihinde karanlık bir dönem yaşamış ve bu gelişmeyi yaklaşık 600-700 sene durdurmuş.

Ancak 11.ve 12. yüzyıllarda insanlar tekrar yollara çıkar olmuşlar.

Ta ki,Tayfa ''Rodrigo de Triana'' 12 Ekim 1492'de sabahın ikisinde ''Pinta'' nın seren direğinden avazının çıktığı kadar ''kara göründü'' diye bağırana kadar insanlık bu uykudan uyanamamış.O gün, gün ağırırken Bahama Adaları'na ayak basıp, bu adaları San Salvador adıyla İspanyol egemenliğine katan ve 28 Ekim'de Küba'yı keşfeden Kolomb seyir defterine ''Burada ömür boyu yaşamak isterim'' diye yazmıştı. 6 Aralık'ta ise sonradan sömürge kuracakları Haiti Adası'na ulaştılar. Kolomb buraların Amerika olduğunu bilmiyordu.Yaşlılığında dahi Doğu Asya kıyıları önündeki adalara ulaştığını iddia ediyordu. Bu yanılgı nedeniyle bu adaların adı hala ''Batı Hindistan Adaları'' dır.

 

Bu keşif bir çok kaşifi harekete geçirdi. Denizci Heinrich, Diogo Cao, Bartolomeu Diaz, Vasco de Gama gibi isimler coğrafi keşifler çağına damgalarını vurdular.1522 yılında Macellan'ın dünyanın etrafını dolaşması artık neredeyse son noktaydı. Bundan sonra Hernan Cortez ile Francisco Pizarro Orta ve Güney Amerika'yı zorbalıkla ele geçirip sömürgeciliğe ve köle ticaretine başladılar.

İşte Pusula,usturlap hep bu dönemde keşfedildi.Yine bu dönemde barut icat edildi ve mertlik bozuldu.

Bu dönemin heyecanını en güzel anlatan sözler Ulrich von Hütten'in : '' Yaşamak bir zevktir,inzivaya çekilmek değil. Bilim çiçek açıyor,ruhlar kıpır kıpır! ''

Bundan sonra yeni keşfedilen yerlere yolculuklar başlıyor. Macera, hazine, ticaret peşinde binlerce insan yollara düşüyor. Yolculuk kendi başına bir eğitim biçimi haline geliyor.

Bu dönemlerde yolculuğun amacı sonunda varılacak hedef değil,ilginçliğinin yanı sıra tehlikeli de olan o uzun yolun ta kendisi . Erasmus bir mektubunda şöyle diyor :  '' Bir dünya vatandaşı olmak istiyorum. Her yer evim olsun,daha da önemlisi her yere seyahat edebileyim.'' 

 

Antik çağ gezginlerini anlatırken, pusula ve usturlap gibi navigasyon yardımcısı aletlerin icat edildiği zamana kadar geldik. Biz geldik te.

Anlatması kolay. Hadi çık ta yap bakalım! 

Elinizde bırakın cep telefonu, GPS cihazı gibi günümüz teknolojik aletlerini, pusula bile olmadığını düşünün. Hani bir söz var ;  ‘’Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete’’. Binecek bir alamet bile yok. Tabanvaylasınız.

Roma’da canınız sıkılıyor. ‘’Hadi ben gittim, baaaayyyy!’’  Diyor ve yola koyuluyorsunuz. İstikamet Bağdat. Tek bildiğiniz şey Bağdat’ın güneşin doğduğu tarafta olduğu. Yürü babam yürü. Ufak bir  hata yapsanız soluğu Rusya’da alırsınız. Hadi işin yoksa Karadeniz’i aş, Anadolu’ya geç… Sakat işler. En iyisi evde oturmak. Hamam var, tiyatro var, arada sırada gladyatörler geliyor. Eğlencenin bini bir para.  Ekmek elden su sarnıçtan. Maşallah!

İşte bizim gezginler böyle düşünselerdi hala Amerika’yı, Avusturalya’yı falan bilmiyorduk. Boğanın boynuzlarında duran tepsi şeklindeki dünyamızda yaşıyorduk. Allahtan yola çıkmışlar.  

Bu gezginlerden bir tanesi enteresan bir adam. Kartacalı Hanno. Bu Hanno M.Ö.500 lerin başında yola çıkmış, Cebelitarık’ı falan geçmiş. Seyahatini de bronz bir tablet üzerine kazımış. İşin gücün yok mu be birader?

 

Hanno’nun yaptığı seyahatin içeriğinden çok yazıya geçirilmiş ilk uzun seyahat oluşunun üzerinde duracağım. Elbette M.Ö. altıncı yüzyılda, daha açık bir ifade ile bundan 2500 yıl önce, böyle bir yolculuğa çıkmaya cesaret dahi etmek inanılmaz. Şimdilerde bize kolay gelen navigasyonu bir de o devirde düşünün. Pusula dahi yok. Daha önce birkaç kere bahsetmiştim. Oturduğumuz yerden dünyanın her köşesini uydu fotoğrafları ile izleyebildiğimiz çağımızda bu işin ne kadar zor bir şey olduğunu kavramak dahi başlı başına bir iş. Geçmiş zaman seyyahlarının ellerinde hiç bir harita, pusula,kronometre, saat dahi olmaksızın bu işi nasıl başardıkları beni hep hayrete düşürmüştür.

Deniz de, 1000 km. uzunluğundaki hiç bir karmaşıklığı olmayan düz bir rotanın başında sadece 10 derecelik basit bir sapma bizi hedeften 176 km. uzağa götürecektir.10 derecelik bir hesap hatası ise bugünkü navigasyon bilgi ve teknikleri ile dahi işten bile değildir.

Denebilir ki,kıyıya yakın seyredersen navigasyon nispeten kolay olacaktır. Bu bir yere kadar doğrudur. Ancak eski seyahatnamelere baktığımızda yolculukların pek çoğunun deniz aşırı olduğunu görmekteyiz. Zaten sürekli değişen rüzgarları, kestirilemez akıntı ve dalgaları, kıyı uzantılarından kaynaklı tehlikeleri nedeniyle kıyı seyri denizciler açısından tercih edilen bir seyir değildir. Belki başlangıçta kıyı seyri yapılıyordu.Ama bu dahi başlı başına bir maharet gerektirir. Denize açılanlar bilirler.Her gün yaşadığınız yeri bile denizden bakınca tanımak zordur. Açılar,mesafeler insanı yanıltır.

Açık deniz seyri için ise gündüz güneşin konumu, gece ise gök cisimlerinin konumlarının tespiti büyük önem taşımaktadır.Ancak tüm bunların yanında zamanı da bilmek zorunludur. Ama saatleri dahi yokken bu işi nasıl başarıyorlardı.

Şimdi bunu cevaplayalım.
Seyir yapabilmek için gündüz güneşin konumu, gece ise gök cisimlerinin konumlarının tespiti büyük önem taşımaktadır. Ancak söylediğimiz gibi tüm bunların yanında zamanı da bilmek zorunludur.
Navigasyon sanatının bundan 6000 yıl önce Hindistan'da ve yine hemen hemen aynı tarihlerde Mısır ile bugünkü Lübnan'da doğduğu tahmin ediliyor. İlk önceleri hareket yönü, hız ve seyirde geçen zaman esas alınarak navigasyon yapılıyordu. Ancak burada başlıca iki sorun vardı.Bir tanesi akıntılar ve hızın yanlış tahmini ile rotadan sapma,diğeri ise yönün tespiti. 
Başlarda yön esen rüzgara göre tayin ediliyordu.Rüzgar Gülü'de böyle ortaya çıktı. Önce dört ana rüzgarla yön tayin edildi. Sonra buna 4 ara rüzgar yönü eklendi. Devamında bu sistem gelişti ve 36 rüzgar yönüne kadar ilerledi. Peki açık denizde hangi rüzgarın hangi yönden estiği nasıl anlaşılıyordu. Öncelikle rüzgarın sıcaklığı, rutubeti gibi özellikleri ile ayrıt ediyorlardı. Bunun yanında gündüzleri güneşin hareketleri takip ediliyor geceleri ise kutup yıldızına göre rüzgarın yönü tespit ediliyordu.

Yön tespit edildikten sonra seyir hızının bilinmesi gerekliydi. Hız ise teknenin bordasında akan su ve rüzgar takip edilerek tahmin ediliyordu. İlerleyen zamanlarda log adı verilen, bir ipin ucuna bağlı kurşun veya başka bir şeyle ağırlaştırılmış bir ahşap suya atılarak belirli bir zaman aralığında boşalan ipin miktarına göre teknenin hızı tespit edilmeye başlandı.Akıllıca değil mi?
Ama gördüğünüz gibi iş dönüp dolaşıp zamanın ölçülmesine dayanıyor. 
Bunun içinde değişik yöntemler geliştirmişti antik çağ insanı. Bunlardan ilki hepimizin bildiği güneş saatidir. İyi de günün süresinin mevsimlere göre değişmesi, gökyüzünün kapalı olduğu zamanlarda ve geceleri güneş saatini ve diğer gök cisimlerine göre zaman tayini sistemlerini kullanmak mümkün değil.

 

 
 
İşte burada imdada su yetişmiş. En çok su saatleri kullanılmış. Güneş saati günün belirli bir zamanını gösterirken su saatleri ne kadar zaman geçtiğini de göstermeleri bakımndan navigasyonda çok daha faydalıdır.
Klepsydra (Su hırsızı) adı verilen su saati önceleri dibi delik tek bir kovadan ibaretti. İçerisine konulan su aşağıdaki delikten boşaldıkca içerisindeki işaretler ne kadar zaman geçtiğini göstermekteydi.
 
Uzun süre bu sistem geliştirilerek kullanılmaya devam edildi. Astronominin gelişmesine paralel olarak navigasyon teknikleri de gelişti.M.Ö 250 yılında Eratosthenes tarafından usturlabın (Astrolabe) icadı ile iş bambaşka bir boyuta taşındı. Bazı kaynaklar Usturlabın İskenderiye'li matematikci Hypatia tarafından bulunduğunu yazmaktadır. Gök cisimlerinin konumlarına göre zamanı hesaplamaya yarayan bu alet çok uzun zaman kullanılmış.
Usturlab'ı Jacob Sopası takip ediyor. Jacob Sopası Sekstant'ın babası sayılır.
Bunları Quadrant, Nocturnal, daha ileri dönemlerde sekstant ve kronometre takip etti.
Bu arada haritacılık da çok hızlı gelişiyordu.
Markatör Projeksiyon (Silindirik harita) Gerhard Mercator tarafından bulunduktan sonra işler daha da kolaylaştı. Bu arada enteresan bir not. Markatör haritalar, yani okul duvarlarında, atlaslarda gördüğümüz dünya haritalarında kıtalar aslında gerçek büyüklüklerinde gösterilmezler. Dünyanın yuvarlak şeklinden dolayı olduklarından çok farklı büyüklükte görünürler. Mesela bu haritalarda Grönland ve Afrika aynı büyüklükteymiş gibi görünürken, aslında Afrika Kıtası Grönland’dan 14 kat daha büyüktür. Yani Ekvator çizgisine yakın ülkeler olduklarından küçük görünürler bu haritalarda. Şimdilerde farklı projeksiyonlar kullanılmasına rağmen mesela Google Maps hala Marcator projeksiyon temellidir.
Asıl unutulmaması gereken,navigasyona çağ atlatan pusulanın icadıydı. Her ne kadar kimin ve ne zaman icad ettiği konusunda bir görüş birliği olmasa da pusula yaygın olarak navigasyonda 1100-1200 lü yıllarda kullanılmaya başlandı.
İşte bundan sonra yolculuklar bambaşka bir boyuta taşındı.
 
Bu konuya Kartacalı Hanno’dan geldik. Aslında Hanno ve beraberindekilerin yolculukları öyle çok abartılacak bir yolculuk değil. Ancak söylediğim gibi kayda geçirilmiş, yani yazıya aktarılmış ilk seyahat olması bakımından önemli. Topu topu 650 kelimeden ibaret bu tablet yazısı bugüne kadar binlerce makaleye konu olmuş. Yolculuğun amacı askeri değil tamamen ticari. Hatta kolonileşme amaçlı. Hanno 60 gemiyle yola çıkıyor. Yanında da 30.000 kişi. Tabii bu sayı sanırım biraz abartılı. O devirde kullanılan gemilere 500 kişi ve bunların erzağının sığması pek mümkün değil gibi. Hanno Batı Arfrika kıyıları boyunca seyahat edip Cebelitarık’ı geçerek aşağıya doğru devam ediyor. Bu yolculuğun bizim konumuz bakımından önemi ise adamdaki cesaret ve keşif güdüsü.  Unutmayalım tarih milattan önce dördüncü yüzyıl. Bundan 2500 sene önce. Resmen bilinmeyene yola çıkıyor.

Bugün bizler yola çıkmadan önce tüm bilinmeyenleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Rotalar çiziliyor. Elimizde en son teknoloji GPS cihazları, her derde deva telefonlar. Kalacağımız yerler belli. Rezervasyonlar yapılıyor. Hatta nerede ne yiyeceğimiz bile belli. Kısaca başı ve sonu belli yolculuklar.

Ben şahsen bu şekilde yola çıkmayı ilginç bulmuyorum. Benimle yolculuk yapanlar bu huyumdan ciddi anlamda muzdaripler. Yola çıkarken akşama nereye varacağım konusunda en küçük bir plan dahi yapmıyorum. Bugüne kadar da hiç açıkta kalmadım. Bazen bir saatten fazla otel aradığım oldu ama sonunda hep kıvrılıp yatacak bir yer buldum. Bir kere deneyin. İnanın mutlu olacaksınız.

 

Bir önceki yazımızda pusulanın icadının yolculukları bambaşka bir boyuta taşıdığını söyledik. Pusulayı kimin icat ettiği konusunda tam bir görüş birliği yok. Yaygın olan görüşe göre M.S. I. Yüzyılda Çinlilerin bulduğu ama Avrupaya ulaşmasının 1000 yıldan fazla sürdüğü. Belki bundan daha eski zamanlarda mıknatıs biliniyordu ama coğrafi kuzeye yöneldiğinin keşfi çok sonralara rastlıyor. Bugünkü şekline ancak 1269 yılında Pierre Maricourt’un iğneyi bir mile geçirerek bir kutuya koyması ile yaklaşıyor.

 Bundan sonradır ki coğrafi keşifler inanılmaz bir hızla çoğalıyor.

Bilinmeye yolculuk 20

Via Appia’yı çoğumuz duymuştur. 85.000 kilometrre uzunluğundaki antik Roma Yollarının en ünlüsü. Roma’yı bugünkü Brindisi’ye bağlayan muhteşem yol. Bunun dışında Via Salaria,Via Flaminia, Via Aurelia, Via Ostiensis vesaire vesaire. Bütün yollar Roma’ya çıkar atasözü sanırım boşuna değil. Romalılar bu  yol ağını Milattan önce 300’lü yıllarda inşa etmeye başlamışlar. Bugün Anadolu’da da bu yollardan bir çoğununun bazı kısımları hala ayakta.

Ancak bu yol yapım işini icat edenler tabi ki  Romalılar değildi.  Büyük ihtimalle Etrüskler’in yol yapım sistemlerini temel aldılar.Rota saptandıktan sonra birbirine paralel iki hendek kazılırdı. Genişlik yaklaşık 4-5 metre oluyordu. İki hendek arasındaki toprak çıkarılıp bir çukur oluşturuyorlardı. Sonra da birkaç kat değişik malzeme döşeniyordu. O günün teknolojisi ve olanaksızlıkları düşünüldüğünde 85.000 kilometrelik bir yol ağının oluşturulmasının nasıl bir çaba gerektirdiğini hayal bile edemiyorum.

Bu yollarda yayan olarak günde 25-30 kilometre yol kat edilebiliyordu. Dinlenme tesisleri bile vardı.:) Bu tesislerin bazılarında konaklanabiliyordu. Bir çok kasaba, hatta kent işte bu dinlenme yerlerinin etrafında sonradan kurulmuş.

Antik roma yollarından önce de bir çok medeniyet yollar inşa etmiş. Kısaca medeniyetler yollarda ve yollarla şekillenmiş. İşte bu nedenledir ki aklımız hep yollarda.

Doğaldır ki bu çağlarda yollarda güvenlik büyük sorundu. Yola çıkanlar yanlarına aldıkları para ve değerli eşyayı minimum düzeyde tutuyorlardı. Ancak kredi kartı olmadığına göre yine de yolcu yanına para almak zorundaydı. Kağıt para da olmadığına göre bol miktarda sikke taşıyorlardı.
İşin asıl kötü tarafı nerenin parası taşınacaktı. Yunan şehir devletleri kendi sikkelerinin kullanılması konusunda oldukça kararlıydılar. İşte bu durum sarrafları ortaya çıkardı. Her kentin en az bir sarrafı vardı.
Deyimlerimize girmiş mihenk taşı işte bu dönemde ortaya çıkıyor. Sarraflar kendilerine getirilen sikkeleri mihenk taşına sürterek kontrol ediyorlardı. Mihenk taşı Lidya’da bulunan bazı ırmaklardan çıkan bir çeşit siyah jadeit.
Bir diğer sorunda yanına alınacak giyecek sorunu. Bir de tüm bunların nasıl taşınacağı. Biraz paralı olup ta bir araban olsa, arabayı çeken eşek ya da katırların bakımı ve iaşesi var. Araban yoksa bu kadar eşya nasıl taşınacak. Bir köle alsan onun bakımı yemeği var. Kısaca seyyahlık zor zenaat o dönemde.
Ama tüm bunlara rağmen insanlar uzaklara gitmişler.
Her şeyi göze alıp yola çıkan bu kahramanlar, bilinen dünyanın sınırlarını genişleten kaşifler.
Bilinen antik yolculukların içerisinde bir tanesi oldukça dramatik. Kuzeye yapılan bu yolculuk büyük cesaret işi. O zamanlar kuzeye giden yok. M.Ö 300 yılları civarında Pytheas adında birisi Marsilya’dan yola çıkıp Cebelitarık Boğazı’nı geçip kuzeye yönelmiş. Ulaştığı yerlerin bazıları konusunda tartışma olsa da bu adam kendisini takip eden coğrafyacıların enlem tespitinde kullanacağı, güneşin pozisyonu ile ilgili hesaplamalar yapmış Daha da önemlisi kuzey yıldızının yerini kesin olarak saptamış ve kendisinden sonra gelen denizcilere büyük kolaylık sağlamış. .
Eh işte yine dönüp dolaşıp navigasyona geldik. Doğal olarak yola çıkıyorsan yolu bulmalısın.
Bundan sonra ki bölümlerde navigasyon işine şöyle bir göz atacağız.

 

Devam Edeceğiz
 
 

 

 

To The Top